YAS ve KAYIP SÜRECÏ:NEDENLERİ, SÜRECİ, TEDAVİSİ

I-YAS NEDİR?

Duygusal olarak bağlı olduğumuz kişi, yer ya da nesnelerin kaybına ya da kayıp ihtimaline verdiğimiz fiziksel, duygusal, bedensel, bilişsel ve psişik tepki “yas”dır.

Yas kişi için anlam taşıyan bir sevgi nesnesinin yitiminden sonra psişik dengenin yeniden kurulmasını sağlayan mental süreçtir.

Yası hep ölüm boşanma vb. büyük kayıplar sonrasında yaşanan bir olgu gibi düşünme eğilimi var. Oysa, aslında yas, basitçe herhangi bir yitime cevap olarak iç dünyamız ile dış gerçeklik arasındaki bir uzlaşma sürecidir (Volkan-Zintl, 1993). Kaybedilenin yokluğuna alışma, onsuz yaşama alışkanlığını kazanma sürecidir.

 Her birey yaşamın doğal gidişi içinde birçok kayıp ya da kayıp tehdidi ile karşılaşabilir. Sevilen birinin kaybı, yakın bir ilişkinin bitimi, organ kaybı, iş kaybı ve vatan/bağımsızlık/bir ideal gibi düşünsel, soyut bazı değerlerin kaybı örnek verilebilir.

Aslında büyük, küçük her şeyin kaybının ardından yas tutarız.  Bu bir küpenin teki de olabilir, hayatla ilgili bir umudun kaybı da. Göç de bir yas sebebidir, bazen ana baba evinden ayrılmak da. Burada daha çok ölümün ardından gelen yastan söz edilmekle birlikte, aslında içerik kişi için önemli her türlü kayıp ve ayrılığa uyarlanabilir.

Ancak, ölüm bir sona eriş olması ve geri dönülmezliği nedeniyle bireyin yaşadığı en acı veren bir somut kayıptır. Birey böyle bir kaybın ardından güven üssünün ve bağlanma kaynaklarının yok edildiğini hissedebilir. Terk edilme, suçluluk, öfke gibi karmaşık duygularla belirli bir anlamsızlık ve boşluk içinde yalnız ve çaresiz kalır. Yaşamın her döneminde bireyler, bir ayrılık ve kaybın ardından normal yas süreci ile yüz yüze kalırlar. Yas, kayıp yaşayan bireyin yaşamının her alanını ilgilendiren çok boyutlu zor bir süreçtir.

Bowlby’e göre ana ikilem şudur: Gerçeklik, yaşamı sevdiği kişi olmadan kabullenmeyi isterken, içsel psikolojik güçler bağlılığı sürdürmeyi ve kaybolanı geri getirmeyi emreder. Freud, yas dönemini libidonun ölen kişiden ayrılması olarak tanımlamıştır. Modern kuramcılar ise, Freud’un kuramını yeniden biçimlendirirken, yas dönemini bağlanmadan vazgeçme değil, bağlanmayı yeniden düzenleme dönemi olarak nitelemişlerdir

Yaşam döngüsünde her birey için yas farklı bir deneyimdir. Bu nedenle kayıp karşısında farklı yas tepkileri verilebilir. Sevilen birinin kaybının ardından gelişen doğal sürecin sonunda bireyler yeni bağlar ve ilişkiler yoluyla yaşamını yeniden yapılandırır. Böylelikle yas, büyüme ve gelişme için bir araç haline dönüşür. Buna karşın süreç tersine işlerse, yas süreci tamamlanamaz ve bireyin işlevselliğinde belirgin bozulmalar ile sonuçlanır.

II-Bir kavram olarak yas

Literatürde sevilen birinin kaybının ardından yaşanan süreci farklı düzeylerde (bireysel, toplumsal ve duruma özgü) yansıtan üç farklı kavram vardır. Sıklıkla birbirinin yerine kullanıldığı gözlenmektedir. Ancak  kavramsal olarak birbirlerinden farklıdır.

1-Kayıp yaşama (breavement); bireyin “sevilen birini” yitirmiş olması nedeniyle içinde bulunduğu durumun nesnel ifadesidir. Sürecin toplumsal ya da dışsal bileşenini yansıtır.

2- Matem (mourning); birinin ölümünden dolayı üzülmek ya da üzüntü yaşanan zamanı tanımlar. Kişinin duygularından bağımsız, kaybın kültürel yanını temsil eder ve bilinçli ya da bilinçsiz kültürel tepkileri içerir. Matem süreci kaybedilen kişiye yeniden ulaşmaya çalışma, üzüntü ve yeniden yapılanma aşamalarından oluşmaktadır .

3- Yas (grief); ölüm nedeniyle kayıp yaşayan bireylerde, bu kayba karşı verilen uyum tepkilerini yansıtır. Yas tepkileri; fiziksel, duygusal, bilişsel ve davranışsal alanda çeşitli tepki biçimleri ile kendini gösterebilir. Yas kaybedilen kişiyle ilgili tamamlanmamış planları, istekleri, hayalleri ve fantezileri içerir. Bu kavramların ortak noktası yasın kişinin verdiği öznel tepki olmasıdır. Aynı aile içinde bile herkesin yası son derece kişiseldir.

III-YAS TEPKİLERİ

Yas, kaybın ardından gelişen doğal bir tepkidir. Zorlayıcı ve stresli bir süreçtir ancak bir hastalık değildir. Yas süreci bireysel ve kendine özgü bir süreçtir.  Bireyin tepkileri, sakin bir kabulden, ciddi kriz tepkisine kadar değişebilir. Bazıları, tepkilerini açık bir şekilde ortaya koyarken, bazıları ise rahatsızlıklarını saklarlar. Sevilen birinin kaybı sonrasında gelişen yas tepkileri her bireyde farklı olmakla beraber, bir dizi ortak bedensel, bilişsel, duygusal ve davranışsal tepkiler görülür. Bu ortak belirtiler Tablo-1’de gösterilmiştir. Normal yas süreci genelde altı ile yirmi dört ay kadar sürer ve zaman içinde yatışır. Yas sürecinin ileri dönemlerinde bu yaşantıların sürmesi patolojik yasın belirtisi olabilir.

Normal yas süreci

Yas kavramını ilk kez Freud, Mourning and Melancholia adlı makalesinde tanımlamıştır . Birçok yazara göre bireyin tamamlaması ve kayıp öncesi denge durumuna dönmesi gereken belli evreleri olan bir süreçtir. Literatürde ilk başlarda, normal yas sürecinin evreler ile doğrusal biçimde ilerlediği kabul edilirdi. Günümüzde ise yasın kaotik ve dairesel bir süreç olduğu görüşü hakimdir.

Tablo-1. Ortak yas tepkileri.

Fiziksel tepkiler Bilişsel tepkiler Duygusal tepkiler Davranışsal tepkiler
Midede boşluk hissi İnanamama ve İnkar Şaşkınlık ve şok Ağlama
Nefes alamama Konfüzyon Üzüntü Dalgınlık
Boğulacakmış gibi olma Ölen kişinin yaşadığı duygusu Öfke Arama ve çağırma
Seslere aşırı duyarlılık Ölen kişiyi görme ya/ ya da sesini duyma Kendini ve başkalarını suçlama Ölen kişiyi  hatırlatan şeylerden   kaçınma
Enerjisizlik ve çabuk yorulma İşitsel halüsinasyonlar Yalnızlık Sosyal çekilme
İştah artması ya da azalması Görsel halüsinasyonlar Umutsuzluk Uyku bozukluğu

Yas sürecini, Kübler- Ross   5 aşamada açıklar.

1-İnkar (Yadsıma ): Başlangıçta kişi yaklaşan ölüme ya da kayıba bir şok tepkisiyle ya da inkarla cevap verebilir. Bu korkunç kayba karşı geçici bir savunma olarak durumun gerçekliğini inkâr edebilir. Terleme veya bulantı gibi fiziksel cevaplar gösterebilir.

“ bir uçak kazasından sonra yolculardan birinin eşi, işadamı olan eşinin uçakta olup olmadığını kontrol etmek için bütün gece uçak şirketini arar. Sabaha doğru şirket kocasının uçakta olduğunu doğrular. Sonra bir daha şansını zorlar; bugüne kadar 9500 metredeki bir uçaktan atlayıp hayatta kalan biri var mı? diye sorar”

2-Öfke: Ölümün kişinin hayatını etkilemesi gerçeklik olarak karşısında belirdiğinde öfke, kıskançlık, gücenme ve acı duyguları ortaya çıkar. Kişi, şu duyguya kapılabilir: “Neden ben?” Aynı durum ve soru, bir kayıpla karşı karşıya olan ve yas sürecine girmiş her kişi için geçerlidir. Öfkelidir, hatta kayıp nesneye bile “niye kaybolup giderek kendisini bu hale soktuğu, bitmemiş işleri önüne bırakıp kaçtığı, bu yeryüzü cehenneminde kendisini yapayalnız bıraktığı” için çok kızgın ve güceniktir. Hayatı kontrol ettiğini düşündüğü tüm güçlere (Tanrı, devlet, patron vs.) karşı da şiddetli bir öfke içindedir. O tüm bunlara maruz kalırken hiçbir şey yokmuş gibi gününü gün eden insanlar da bu öfke ve gücenmeden paylarını alırlar; onlara karşı yoğun bir haset bu duygulara eşlik eder.

3-Pazarlık etme: Kayıp gerçeğinden kaçınma amacıyla yapılan bu son girişimde kişi Tanrı ya da başka büyük bir güçle iyi bir sağlık ya da uzun bir hayat için anlaşma yapma (pazarlık etme) girişiminde bulunur. Bu aşamadaki temel düşünce, “evet, başıma gelenleri kabul edeceğim ama bazı şartlarım olacak!” şeklindedir; artık kayıp kabul edilmeye ve kayıp sonrası yeni hayatın koşulları gözden geçirilmeye başlanmıştır.

Pazarlıkların yanı  sıra bu dönemde bir de “keşke”ler vardır. Şunu yapsaydım, bunu yapmasaydım gibi geçici suçluluk anları ve yanıp yakılmalar bu dönemde görülür.

4-Depresyon: Kişi sonunda kaybı tam olarak fark ve kabul ettiğinde sükunet, geri çekilme ve melankoli yaşamaya başlar  .

5-Kabul: Sonuç olarak mevcut durumun gerçeğini kabul eder ve kaçınılmaz kayıp sonrası dünya için hazırdır artık. Yeni bir dünyaya “hoş bulduk” der gibidir. Bir yandan bu dünyanın eskisi gibi olduğunu ama kayıp sonrasında artık asla tam olarak eskisi gibi olamayacağını bilmektedir artık. Büyümüş, olgunlaşmıştır.

Araştırmalar bu evrelerde yaşanan emosyonların niteliği, sırası ve yoğunluğunun bireyler arasında büyük farklılıklar gösterdiğini belirlemişlerdir. Evreleri ele alırken klinisyen esnek olmalı, onları sıralı bir kuraldan çok kendine rehber olarak görmelidir. Yas sınırları belirsiz, evrelerin iç içe geçtiği bir süreçtir.

(Bowlby ve Parkes ise 4 evreli  bir şema olarak tanımlar;1-hissizlik, 2-kaybedilen kişiyi özleme ve geri getirme dürtüsü, 3-dezorganizasyon, 4-yeniden örgütlenme)

 – Yas Tutmanın Bileşenleri

Worden’ın Yas Görevleri Modeli’nde, yas sürecini belirli evrelerden oluşan bir süreç olarak kavramlaştırmak yerine, bireyin yas sürecine uyum gösterebilmesi için yerine getirmesi gereken temel görevleri tanımlanır. Bu modelde, yas tutan birey süreç içinde aktif bir rol üstlenmiştir. Yas sürecinin dört görevi aşağıda tanımlanmıştır:

  1. Kaybın gerçekliğini kabul etmek: Kayıp yaşayan bireyin, kaybedilen kişinin “öldüğü ve asla geri dönmeyeceği” gerçeğiyle tam anlamıyla yüzleşmesidir. Yas tutan birey, bilişsel olarak ölümün “sona erme” ve geri dönülemezliğini kavrayabilir. Ancak, duygusal anlamda tam olarak kabullenme ve içselleştirme zaman alan bir süreçtir.
  2. Yas ile oluşan acı üzerinde çalışmak ve duyguları ifade etmek: Sevilen birinin kaybı sonucu oluşan acı, hem fiziksel hem de duygusal bir acıdır. Bu acıyı kabullenmek ve yaşamak önemli bir görevdir. Bireyin kayba bağlı acısını bastıran ya da engelleyen her şey yas sürecinin uzamasına neden olur. Sonuçta, bedensel belirtiler ya da anormal davranışlar kendini gösterir ve bireyin yaşam kalitesi bozulur.
  3. Ölen kişinin bulunmadığı bir çevreye uyum sağlamak: Kayıp yaşayan bireyler, kaybın üzerinden belli bir zaman geçene kadar ölenin kendi yaşamlarındaki rollerini farkında değildir. Bu nedenle; yas tutan birey, ölenin hayatında üstlendiği rollerin kaybına ve bunun kendi benlik duygusunda yarattığı değişikliğe de uyum sağlaması gerekir.
  4. 4. Duygusal anlamda ölen kişi ile ilişkileri yeniden düzenlemek ve yaşama devam etmek: Yas tutan birey, ölene yönelik uygun bir anı formasyonu oluşturarak, yas sürecinin gelecek yaşam planlarını ve etkinliklerini olumsuz şekilde örselemesini engellemek zorundadır. Yani ölen kişi ile ilişkisini sonlandırmaktan ziyade, ölene ait anı ve düşüncelerini duygusal dünyasında uygun bir yere yerleştirip geride kalan yaşamını sürdürebilmesidir. Bu aşama yasın tamamlanmasında en zorlanılan görevdir.

-Yas sürecini etkileyen faktörler

Yasın tipini, yoğunluğunu ve zamanını belirleyen birçok etmen vardır. Worden yas sürecini etkileyen yedi temel faktör belirlemiştir:

  1. Ölen kişinin kimliği: Yası tutulan kişinin kim olduğu kişinin yas tepkisinin nasıl olacağını belirler. Yaşlılık ve normal sebeplerden ölen bir büyükanne ile bir trafik kazası sonucu aniden ölen bir çocuğa yönelik yas tepkilerinde farklılıklar olabilir.
  2. Ölen kişi ile ilişkinin doğası: Kayıp yaşayan bireyin yasa yönelik tepkilerini anlayabilmek için öncelikle ölen ile aralarındaki ilişkinin niteliğini bilmek zorunludur. Ölen kişi ile çatışmalı bir ilişki varsa, suçluluk duyguları yaşayabilir ve yas tutma süreci sonlandırılamayabilir. Ölen kişi, kayıp yaşayan birey için bir güven üssü ve bağlanma kaynağı, narsistik kazanımlar sağlayan biriyse, yas tutan kişi kendini yalnız, çaresiz ve kolay incinebilir hissedebilir. Bu durumda birey kaçınma davranışı geliştirebilir ve artık ölenin bulunmadığı bir dünyaya yeniden uyum sağlama konusunda güçlükler yaşayabilir.
  3. Ölüm biçimi: Ölümün nasıl olduğu doğal olarak bireylerin yas sürecini ve kayba yönelik uyumu etkiler. Doğal ölüm, kaza, öldürülme ve intihar sonucu ölüme verilen yas tepkileri farklılık gösterir. Ayrıca, kaybın travmatik ya da beklenmedik oluşu da yas sürecini etkilemektedir.
  4. Geçmiş kayıpların varlığı: Kayıp yaşayan bireyin geçmişinde kayıplarının olup olmaması, bu kayıplara gösterdiği yas tepkileri ve önceki kayıplara yönelik yas sürecinin tam olarak tamamlanıp tamamlanmadığı gibi etkenler de yas sürecini ve kayba yönelik uyumu etkiler. Bireyin öyküsünde psikopatoloji varlığı ya da geçmişteki kayıplara patolojik yas tepkisi göstermiş olanların patolojik yas geliştirme olasılığı artar.
  5. Kişilik özellikleri: Bireyin cinsiyeti, yaşı, zorluklarla baş etme biçimi, bağlanma biçimi ile inanç ve değerleri çok önemlidir. Bu kişilik özellikleri nedeniyle birey yoğun duygusal sıkıntılarla baş etmekte zorlanıyorsa yas sürecini başarıyla tamamlayamaz ve patolojik yas tepkileri geliştirir.
  6. Sosyal destek: Kayıp yaşayan bireyin, sosyal destek ağının olması ve bireyin algıladığı desteğin derecesi yas sürecini ve kayba yönelik uyumunu etkiler. Ayrıca aile içinde kayıp konuşulamıyorsa ya da bireyin kaybı yok sayılıyorsa (örn. intihar), sosyal destek sistemi yetersiz kalır ve patolojik yas görülür.
  7. Yas sürecinde oluşan sıkıntılar: Bir kaybın ardından gelişen önemli yaşam olayları, ani değişiklikler, krizler ve çoklu kayıplar sonucunda yas tutma patolojik bir seyir gösterebilir. Ayrıca, yas sürecine ciddi ekonomik sorunlar gibi ikincil kayıplar eşlik ederse, bireylerde ya da ailelerinde önemli zorluklar yaşanabilir.

-Yas süresi

Değişik araştırmacılar depresyon belirtilerinin ortadan kaybolması için bir ya da iki yıl gibi süreler önermişlerdir. Kadın dullar ile yapılan bir çalışmada kayıptan 13 ay sonra pek azının geçmişi mutlulukla anmakta veya geleceğe umutla bakmakta olduğu saptanmıştır. Çoğu dul kendini hala üzgün, depresyonlu, sıklıkla kocasını düşünür ve büyük zamanını yas tutmakla geçirir şekilde tanımlamıştır. “Kurtulamazsınız, sadece alışırsınız” yaygın olarak kabul edilen bir önermedir. Yasın bazı özellikleri ile baş etme çabası, normale döndüğü kabul edilen bireyler için bile bitmeyebilir.

III-ÇOCUK VE ERGENLERDE YAS

Literatürde başlangıçta ergenlik öncesi çocukların ego işlevselliklerinin yeterli olmaması nedeniyle yas tutamadığı kabul edilirdi. Sevilen nesnelerin erişkinlere göre “çocuklarda daha kolay yerine koyulabilir” olduğu görüşü geçerliydi. Günümüzde 0-3 yaş grubu çocuklar için bile “yas reaksiyonu” bir tanı olarak kabul edilmiştir . Çocukluk çağında sevilen birinin kaybı, özellikle ebeveyn kaybı, zor ve yıkıcı bir yaşantıdır.  Çocukların yetişkinlerden daha farklı ve zorlu bir yas süreci deneyimlediği kabul gören bir görüştür.

Çocuklar bir kayıp ile yüz yüze kaldığında, bu süreçte başlıca iki ana sorun ortaya çıkar. Birincisi, çocuklarda ölüm kavramına ilişkin geri dönülmezlik ve son bulma öğelerinin yeterince gelişmemiş olmasıdır. Bu durum kendi bakımı için bir diğer kişiye bağımlı olan çocuk için oldukça zordur.        İkincisi ise erişkinlerden farklı olarak, çocuğun güven üssü ve bağlanma kaynakları yoğun bir şekilde ebeveynlerine yöneltilmiştir. Dolayısıyla çocuk için odaklaşabileceği yeni bir bir aktivite bulmak oldukça zordur.

Çocuk ve ergenler; sevilen birinin kaybı arkasından gelişim dönemlerine özgü biçimde yas tepkileri sergiler. Bu tepkilerin yoğunluğu ölümü anlama, diğerlerinin iyilik halinden endişelenme, sağ olanları koruma gereksinimi hissetme, evdeki değişimlere tepki verme, roller ve beklentilerdeki değişimi kabullenme, adaletsizlik duyguları yaşama ve gelecekteki gereksinimlerinin karşılanması konusunda endişelenmeleri ile belirlenir. Çocukların gelişimsel özellikleri ve bilişsel kapasitelerine bağlı olarak ölüm, kayıp ve yas kavramlarını algılamaları farklılaşır.

Kayıp yaşayan çocuğun ne hissettiği, bununla nasıl başa çıkabildiğinden ziyade, yetişkinlerin çocuğa nasıl yaklaştığı önemlidir.Çünkü çocuk; sıcak ve yargılamayan bir yaklaşıma, dikkatli dinlenmeye ve izlenmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu tür bir yaklaşım çocuğun ihtiyaçlarına yönelik olacaktır.

-Bebeklik dönemi:

Doğumdan üç yaşa kadar olan dönemde ölüm kavramı gelişmemiştir. Bu dönemdeki çocuk bakım verenin yokluğunu farkındadır. Kayba karşı verilen tepkiler sık ağlama, daha uyuşuk ve ilgisiz görünme ile uyku ve beslenme alışkanlıklarında belirgin değişimler biçimindedir. Ayrıca çocuğun bakım vereni çevrede araştırdığı ya da geri dönmesini bekler bir hali olduğu gözlenir. İki ya da üç yaşındaki çocuklar ölüm ile uykuda olmak arasında bir benzerlik kurabilirler. Bakım vereni üzüntü ya da keder içinde gördüklerinde, bu emosyonları anlamasalar ya da böyle hissetmeseler bile sıklıkla taklit ederler.

-Okul öncesi dönem:

Ölümün bir sona erme ya da yaşam işlevlerinin durması olduğunu kavrayamazlar. Ölüm hakkında birçok soru sorarlar: Eğer annem öldüyse, nasıl nefes alıyor? diye sorar.Mezarda olan birinin nasıl cennette olabileceğini anlayamaz. Ölen birinin “uykuda” olduğunu söylerseniz; niçin tekrar uyanmadığını sorar. Birinin uykuda olması, onun ölümü anlamına gelir. Bu evrede büyüsel düşünce hakimdir. Ben-merkezcidirler. Bu nedenle, “kendileri ya da başkalarına olanlara düşünceleri ya da eylemleri neden olabilir” diye düşünebilir. Oyunlarına “ölü” olmayı ya da başkalarını öldürmeyi katarlar. Bu oyunların sonunda her şey normale döner. Niçin şu anda aynısı olmamaktadır? Bir ölümün geniş kapsamlı sonuçlarını anlamaktan çok uzaktırlar. Bir ölüm haberine olan uygunsuz tepkilerini açıklar. Örneğin, bir ölüm haberini duyan bir çocuk dışarı çıkıp oyun oynamak için izin isteyebilir. Kayıp duygusu yaşarlar ve sürekli ölen kişiyi bulmaya çalışırlar. Yaşadıkları kayıp duygusunun hayatlarının rutininin değişmesine ve etraftakilerin yaşadığı yas sürecinden etkilenmelerine bağlı olduğu düşünülmektedir.

Bu dönemde kazanılmış becerilerde gerileme, artan bağımlılık davranışları, sık ağlama, öfke patlamaları ve yaşıt ilişkilerinde sorunları yas tepkileri arasındadır.

Okul çağı dönemi:

Ölümün bir sona erme ya da yaşam işlevlerinin durması olduğunu kavrayışı kademeli olarak gelişir. Yedi yaşlarında ölümün kaçınılmaz ve herkesin başına gelebilecek bir durum olduğunu kavramaya başlarlar. On yaş ve üzerindeki çocukların “kendilerinin ölebileceği” fikrini kavrayabildiği gözlenmektedir. Ölüm somut bir nedene (yaşlılık, kaza vb.) bağlıdır. Bu yaş grubunun daha küçük olanları ölümü bir ruh, hayalet, ya da melek gibi düşünebilir. Ölenin görülebilir ya da duyulabilir olduğunu varsayarlar. Sözel iletişim becerileri geliştiğinden duygularının daha rahat anlatabilirler. Çocuğun ölümle ilgili soruları anlayabileceği şekilde mutlaka cevaplanmalıdır.  5-7 yaşları arasındaki çocukların uykuya dalmakla ilgili korkuları olurken; daha büyük çocuklar kabuslar gördüklerini ifade etmektedirler. Sekiz yaşından başlayarak çocuklarda baş ağrısı gibi fiziksel belirtilerin arttığı rapor edilmiştir. Davranış problemleri, ayrılık anksiyetesi semptomları, dikkat sorunları, akademik başarıda düşme olur. Ölen kişinin bazı davranışlarını taklit eder. Yaratıkların gelip onu alacağından korkar, ruh, ceset, hayalet gibi kelimeler onu korkutur.

-Ergenlik dönemi:

Bu evreden itibaren ölüm kavramı daha soyut hale gelir. Kaybın uzun vadeli sonuçlarını görebilir. Ölümün evrensel ve kaçınılmaz olarak algıladıkları için bunun kendilerinin başına da gelebileceğini kavrarlar. Ölüm kavramı geçmiş deneyimlerinden ve o zaman ölüme ilişkin kendilerine yapılan açıklamalardan etkilenir. Bilişsel kapasiteleri ölümün hayatlarında yaratacağı uzun dönem değişiklikleri algılayabilecek düzeydedir. Okul çağı çocuklarından daha farklı tepkiler verirler. Yakın çevresinde bir ölüm olayı yaşandığında suçluluk, kızgınlık veya sorumluluk duyabilirler. Aile ve arkadaş aktivitelerinden uzaklaşma, dikkat sorunları, akademik başarıda düşme yaşanır. Yaşamın anlamını sorgulamaya başlarlar. Aile içinde sorumlulukları artabilir ve erişkin gibi davranmak zorunda kalabilirler.

Yaşlılarda Yas

Yasın etkisini en çok yaşayan grubun yaşlılar olduğu düşünülebilir. Yaşlılık kayıpların görece daha çok yaşandığı ve bunun sonucunda yas reaksiyonunun daha sık ortaya çıkabileceği bir yaşam dönemidir. Yaşlılarda kayıpların etkisi diğer kayıplarla (sağlık, hareket yeteneği, bilişsel yetiler, gelir, sosyal ve mesleksel roller, azalan bireysel bağımsızlık) iç içe geçmektedir. Buna karşın yasa karşı normal olarak verilen tepkiler diğer yaş gruplarından büyük farklılıklar göstermemektedir.

Yaşlılar birçok yakınlarını kaybetseler de, literatür ağırlıkla eş kaybı üzerinde durmaktadır.  Dul kalmak şiddetli yaşam stresörlerinden sayılır. Kadın dullar erkeklerden daha uzun süre dul kalırlar, bu da yaşam yüklerini artırır. Bağımsız yaşamanın, değişen aile ilişkilerinin ve uzun yaşamanın getirdiği emosyonel ve sağlıkla ilgili gereksinmeleri karşılamanın getirdiği güçlüklerle yalnız başına uğraşmak zorunda kalırlar.

Bir grup yaşlı sanki ölüm olmamış gibi davranabilirler. Bunlarda yasın bedensel  belirtilere yönlendirildiği düşünülür(baskılanmış yas). Genellikle yaşlı kişinin ailesi veya arkadaşları onun her şeyi içine attığını, her an patlayabileceğinden korktuklarını söyleyerek gelebilir. Genellikle patlama olmaz, ama herkes değişik biçimlerde yasını yaşayacaktır.

Sağlık sistemini kullanma, somatik belirtilerden ve kötü sağlıktan yakınma yaşlı dullarda daha sıktır. Kardiyovasküler hastalıklar yasla en çok bağlantı kurulan hastalıklardır. Özellikle yaşlı kadın dulların önceki hastalıklarında kötüleşme ve yeni hastalıkların ortaya çıkması riskine sahip bulundukları, bunun da ölmekte olan eşe bakım verme stresi ve bu süreçte kendi sağlıklarını ihmalden kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Ayrıca mortalite yaşlı yas tutanlarda daha sıktır.

Yaşlılarda ilk bir yılda depresyon sıklığı ve şiddetinin genç yaslılara göre daha az olduğu bildirilmiştir. Kayıp öncesi depresyon varlığı, kayıp öncesi kötü ruhsal ve fiziksel sağlık, intihar gibi travmatik kayıplar, ilk günlerdeki aşırı reaksiyon, ekonomik sorunlar ve stres düzeyi, erkek dulların fazladan kayıplar yaşaması majör depresyon için risk etkenleri olarak görülürken, sosyal desteğin koruyucu etkisi gösterilmiştir.

Tıbbi sorunların ve yeti yitimine bağlı yaşam biçimi değişikleri tedavinin gidişinde etkili olur.

Dr. Psikoterapist Hüseyin Dogan